Kanaatimce..

Anasayfa Yazılar Şiirler Öyküler
Ahmet Nazlı

 

Sivil Bir Duruş Sergilemek

 

Ahmet Nazlı

 

20.07.2007

 

 ÖZÜNDE TARAFGİRLİĞİ barındıran siyaset kurumu, devlet aygıtını, toplumsal talepler doğrultusunda şekillendirmek için vardır. Bu özelliğinin yanında siyaset, tarafgirliklerin, zulümlerin, haksızlıkların boy gösterdiği bir arenaya dönüşmüştür. Böyle bir arenada, her hangi bir siyasi partiyi, ideal parti olarak lanse etmek, bu zulümlere, haksızlıklara destek vermek anlamına gelmektedir.

Öyle ise ideal bir anlamda bir siyasi görüşü desteklemek, bir fikir olarak savunulmamalıdır. Kendilerini, ‘…Ümmet-i Muhammedi, sahil-i selamete çıkaran bir geminin hademeleri’ olarak görenler, bu dünyanın imarını kendisine vazife olarak gören siyasetten ve siyasilerden uzak durmalıdır. Bu yüzen yapılması gereken, siyasetin uzağında ve dışında, tercihini ‘ehven-üş şer’ olarak yapmaktır. ‘Ehven-üş şer’in nerede olduğu, herkese göre farklı olabilir. Bu yüzden herkesin, ‘ehven-üş şer’i uygulanması mutlak ‘a’zam-üş şer’ olarak telakki edecek düşüncelerden uzak durması ve kendi görüşünü, asıl görüş olarak dayatması ve bir tür siyasi gurup gibi davranması, ‘ehven-üş şer’in mantığına uymamaktadır. Siyaseti ve siyasi tercihleri bu şekilde tartışmasız kabul edenler, yukarıda sözünü ettiğimiz gaddar siyasetin bir oyuncağı olmaktan öteye gitmeyeceklerdir.

Bu tarafgirlik siyasetinden dolayı Türkiye toplumu, bazen dinin siyasete, bazen de dinsizliğin siyasete alet edilmesine şahitlik etmektedir. Özellikle ikincisinin çokça yaygın olduğu bugünlerde, dinin siyasete alet edilmesine dair en küçük bir mesele, çok önemli hale gelmektedir. Dinsizliğin siyasete alet edilmesinin, dini siyasete alet edilmesini kışkırttığı görülmektedir. Bu durumda, dindar bir kimlikle siyasette olanların çokça dikkat etmesi gerekmekte ve dinin en ufak bir meselesinin siyasi malzeme haline gelmemesine özen göstermesi gerekmektedir. Zira, dinin en küçük bir meselesinin, dünyanın en büyük meselelerinden daha önemli olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

Son zamanlarda kutuplaşmalara daha yatkın hale gelen Türkiye toplumunda, dinin de bir kutuplaşma vesilesine dönüşme istidadını taşıdığına dikkat çekmek istiyorum. Bu durum, hem siyasiler için hem de siyasilere destek verenler için önem arzetmektedir. Özellikle laikçi çevrelerin, ‘ötekileştirme’ çabalarına katkı sağlayacak söz ve eylemlerden uzak durulması gerekir. Dini ve dindarı, siyasi arenaya çeken çirkef siyasete ve onun takipçilerine karşı hassasiyetlerimizi kaybetmeden, mü’minane duruşumuzu sergilemeliyiz.

Siyasetin dönüştürücü olduğu, iktidarın dönüştürücü olduğu bir ortamda, her görüşün, siyaset arenasında, temelleri erozyona uğramaktadır. Aynı şekilde, iktidara geldikten sonra da herhangi bir görüşün temelleri sarsılmakta ve koltuk kurbanı olmaktadır. Bu durumun bilincinde olanlar, siyaseti ve siyasetçiyi idealize eden her tutumun, kendi oligarşik yapısını oluşturduğu kanaatindeyiz. Bunun bir siyasi parti içinde olması ile bir cemaat ortamında olması arasındaki fark giderek kapanmaktadır. Siyasete endekslenmiş bütün yapılar, kendi asli fonksiyonlarını yitirmektedirler. Özellikle cemaat yapılarının, kendilerini bir siyasi partiye angaje etmeleri, onları önce küçültmekte sonra da etkinliklerini kaybetmelerine yol açmaktadır.

Geçen asrın, ikili siyasi parti anlayışında, demokrat bir misyonu sürdüren bir siyasi anlayış, Türkiye siyasetine yön vermiş olabilir. Ancak hızlı değişimlerin olduğu yirmibirinci asırda, bu anlayış, yerini çoklu partili bir siyasi hayata bırakmıştır. Haddi zatında, sayısı ne kadar çoğalırsa çoğalsın, siyasi partiler arasındaki temel farklılıklar azalma istidadı göstermiştir. Bu yüzden, geçtiğimiz yüzyılda, demokrat misyonun devletçi elitten nisbeten uzak durması, derin güçlerin devletçi ilkelerine uzak durması, onlara iktidar şansı doğurmuş olabilir. Ancak, günümüzde, bu misyonun, devletçi elitin rengine boyanması, devletçi elitin yanında yer alması, onları asli fonksiyonundan uzaklaştırmıştır. Ve Türkiye toplumu giderek, ayrışmaktadır. Ya devletçi ve ulusalcı olacaksınız yada liberal ve toplumun yanında yer alacaksınız. Bu gün için, bütün siyasi partilerin açmazı budur. Bu yüzden, eski sağcılarla eski solcular birlikte olabiliyor, eski milliyetçilerle eski solcular, ulusalcılıkta birleşebiliyor. Bu durumda, siyasi kriterleri belirleyen faktörler yerinden oynamıştır. Başka bir deyişle paradigmalar yerinden oynamıştır. Dolayısıyle, yirminci yüzyılın soğuk savaş psikolojisinin hakim siyasi bakışı olan iki partili sistem yada anlayış, yerini çoğul ve kaotik partili hayata bırakmıştır. Artık, kimin sağda kaldığı, kimin solda kaldığı pek belli değildir. Bu durumda, bizim için geçerli olan, ilkesel davranmaktır. İlkesel davranmazsak, konjonktür hesaplarının kurbanı olacağız.

Özellikle 90’lı yılların hakim ideolojik baskısından bu yana, gerek Türkiye solu, gerekse demokrat kesim, bu hakim ideolojinin bütün ilkelerini kabul etmiş gibi görünüyor. Bu baskının sonucu olarak, çoğu siyasi parti, hakim anlayışın başka bir versiyonu olarak ortaya çıkmıştır. Böylelikle, ne demokrasi kalmış ne de demokrat misyon kalmıştır.

Siyasi arena böyle olmasına rağmen, Risale-i Nurlardan beslenen bir takım cemaat liderlerinin, siyasetin bu gerçeklerini göz ardı etmesi anlaşılır gibi değildir. Siyasetin son on yıllardır değişime uğramasına rağmen, demokrat misyonu adeta efsaneleştirenler, yeni türeme istidadında olan siyasi jargonu, yeni siyaset paradigmalarını görmekten ve anlamaktan uzak durmakta ısrar etmektedirler. Bu grup ya da kişilerin, ısrarlarında dayanak olarak gösterdikleri en önemli gerekçeler şunlardır: 1- demokrat olma, yada istibdada karşı olma, 2- kitle partisi olma, 3- halkçılara muhalefet etme, 4- iktidara gelme istidadı olma, 5- Toplum çoğunluğunu teşkil etmesi ve 6- Ehven-üş şer.

Bu kriterlerden ilk beşi, Risale-i Nurlarda yer almamakla birlikte, geçmişte bu grupların en önemli kriterleri arasında yer almıştır. Son kriter de Risale-i Nurlarda yer almasına rağmen, bu gün demokrat misyonu efsaneleştirenlerin pek de müracaat etmediği bir kavram haline gelmiştir. Ayrıca, demokrat olma yada istibdada karşı olma hususu, artık kendilerine demokrat misyon rolü biçenlerin tekelinde değildir. Hatta eskiden kendilerine ‘demokrat’ denilenler, bu gün artık derin devlet güçleri ile işbirliği içinde olanlardan oluşuyor, laikçi istibdada karşı pek de sesini çıkarmayabiliyor. Özellikle Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi önemli bir konuda, laikçi elitten pek de farklı bir portre çizmemişlerdir. Demokrat misyon, kendisini demokrasi sınavında ifade etmezse ve demokratik bir cumhurbaşkanlığı seçiminde de demokrasiden yana tavır koyamazsa, artık bu misyonun varlığından söz edilebilir mi?

12 Eylül 1980 öncesi milliyetçilik hareketi, ulusalcılıkta karar kıldıysa; halkçı bürokratik ve askeri elit, cumhuriyet halk partisinde karar kıldıysa; cumhuriyet halk partisi de kendisine uygun olan sol misyon yerine ulusalcılıkta karar kıldıysa, demokrat misyon da değişerek ve dönüşerek bu adalet ve kalkınma partisinde karar kıldıysa ve demokrat misyonun yerine yeller esiyorsa, burada yapılması gereken şey, bir siyasi parti gibi davranıp demokrat misyonu yeniden ihya değil, mevcut partilerden ‘ehven-üş şer’ olarak birini seçmektir. İki tavır arasında önemli farka dikkatinizi çekmek istiyorum. Ehven-üş şer’i tercih etmek, müminane bir tavır, belki de imanın bir yansıması iken, siyasi bir misyonu ihya etmek, siyasi bir tavırdır ve Bediüzzaman’ın en çok kaçındığı tavırdır.

S. Nursi, bir siyasi hareket başlatmamıştır, demokrat bir misyonun doğması için siyasi çalışmalarda bulunmamıştır. Verili siyasi durumu değerlendirerek, mevcudun ‘en az zararlısı’nı tercih etmiştir. Bu gün demokrat misyonu ihya çabaları, Risale takipçisinin görevi olamaz. Mesela Said Nursi, CHP’nin tek parti istibdadından bıkıp, farklı bir siyasi parti kurmamış ve kurulmasına yardım etmemiştir. Veya kökü Osmanlı Devletinin son yıllarına dayanan ‘ahrarlar’ın misyonunu da diriltmeye çalışmamıştır. Ahrarlar, kendi misyonlarını kendileri diriltmiştir ve 1946’lı yılların Demokrat Partisi olarak ortaya çıkmıştır. Üstelik S. Nursi, isme takılmamıştır. Yani ille de yeni partinin isminin ‘ahrar’ olup olmamasıyla ilgilenmemiştir.

Eski demokrat misyonu ihya etmek, bir siyasi davranış biçimidir. Başka bir deyişle, bir tür siyaset yapmaktır. Kendilerini S. Nursi’nin takipçileri olarak görenlerin, Onun adına ve Risale-i Nur ölçülerine göre siyaset yapmalarına, Risale-i Nurun ne kadar müsaade ettiği sorusu cevaplanmalıdır. İçinde ‘ehnven-üş şer’in dışındaki ölçülerin pek de aşikar olmadığı Risale-i Nurların, bu tarz siyasetlere alet edilmesi ise hakikate karşı bir saygısızlıktır.

Ahrar olma yada demokratlık, genetik bir şey değil ki, nesilden nesile devam etsin, babadan oğla geçsin. Önemli olan, demokratik olmayan bir olay karşısındaki duruşunuzdur. Eğer duruşunuz, demokrat değilse, bunun bir siyasi ortam olması ile cemaat ortamı olması arasında pek fark yoktur.

Hele Risale-i Nurun, sadece demokratları desteklediği şeklindeki önyargıyı müstebidane uygulayıp, farklı düşünenleri nifakla suçlamak, üniter bir cemaat yapısını öngörmek, cemaat içi bir istibdadın doğmasına yol açmaktadır. Aynı şey, parti içi demokrasi için de sorgulanabilir. Zahiren demokrat görünüp, demokratları destekleyip, demokrat olduğunu söylemek kişilerin demokrat olmasına yetmiyor. Kişiler, sadece kendilerine demokrat demekle demokrat olmuyor. ‘Tebeddül-ü esma ile hakikat tebeddül etmez.’ İyi bir müstebid olup, kendinizi demokrat olarak lanse edebilirsiniz.

Farklı görüşler, kendilerini her türlü ortamda ifade edebiliyorsa, hiçbir baskı ve şantaja uğramıyorsa, o zaman demokrasinin varlığından söz edilebilir. Farklılığa tahammül etmeyen, cemaat ve siyasi yapılarda kendi görüşünün dışındaki görüşleri bastıran, engelleyen yok sayan, partiyi veya cemaati, tek tip insanların bir muhassalası olarak inşa eden, farklı görüşleri ve bu görüşlere sahip olan insanları dışlayanlar, nasıl demokrat olabilirler? Olsa olsa ismen demokrat olabilirler. Hakikatte ise, müstebittirler.

Görüntüde demokrat, gerçekte ise, cemaatin selameti için her şeyi feda eden yapılar ne derece demokrat olabilir? Görüntüde demokrat, gerçekte ise, demokrasiyi katleden derin ilişkilerin ağında bulunanlar demokrasiye ne kadar katkı yapabilir? Bu tarz insanların, bize ‘demokratları destekleyin!’ şeklinde yönlendirmesi, ne kadar inandırıcı olabilir ki? Bu kanaate ulaşmada bile, demokrat davranılmadığı, Risal-i Nur okuyan ve istişare etmeye ehil insanların çoğunluğunun aksi görüşlerine rağmen, demokratlara destek vermek için broşürler çıkaranlar, ne kadar demokrattır ki, ‘tuzakları bozun!’ şeklindeki amirane tavırlarını dikkate alalım.

 

Ahmet Nas Yazıları

Ahmet Nazlı

Sitemizdeki yazıları

  Sivil Bir Duruş Sergilemek

  Asıl sorun milliyetçilik(2)

  Asıl sorun milliyetçilik(1)

  Devlet, benim neyim oluyor?

  Ana dil, ayet midir?

  Geyik davranışı

  Antartika’daki Mu’cize

  Üç Kavram